DİNDAR GENÇLİK YETİŞTİRMEYE KARŞI ÇKMANIN ANLAMI

Şubat 12th, 2012

Ãœlkemizi “muasır medeniyet” seviyesine çıkarmak için gecesini gündüzüne katarak çalışan BaÅŸbakan saıyn Recep Tayyip ErdoÄŸan’ın dindar gençlik yetiÅŸtirmeyi hdefleyen bir politika izleyeceklerini söylemesinin ardından baÅŸta dinin hakikatine varamayan ve gerçekleri görmek istemeyenlerin yanı sıra müslüman olduÄŸunu açıkça beyan eden pek çok kiÅŸinin görsel ve yazılı medyada bu görüşe ÅŸiddetle karşı çıktığını hayretle izledim. Ortaya koydukları tahlillerde bilimsel eksiklik ve yanlışlıklar olduÄŸunu gördüm.Bu sebeple de doÄŸru bir sonuca ulaÅŸamadıklarını vurgulamak istedim. Zira sorunun çözümü “din ve dindarlık nedir” sorusuna verilecek doÄŸru cevapla baÄŸlantılıdır. Bir baÅŸka ifade ile dinin ve dindarlığı doÄŸru tanımlamakla irtibatlıdır. Öncelikle belirtelim ki dinin doÄŸru tanımı şöyledir: “Din, insanı isteyerek iyilik yapmaya sevkeden, isteyerek kötülük yapmaktan alakoyan ve gerçekleri kabul edip yanlışları reddetmeyi öğreten bir sistemdir”. Dindar da -devlet, kanun, polis ve bireyler veya polum tarafından gelecek kınanma korkusuyla deÄŸil- “kendi iradesiyle iyilik yapan, yine kendi iradesiyle kötülük yapmaktan kaçınan ve kendi isteÄŸiyle gerçekleri benimseyip yanlışları reddeden dürüst insandır”. Tırnak içinde “insan” olan bir kimsenin bu tanımların içeriÄŸine katılmaması düşünülemez. Ä°nsanlığın geçirdiÄŸi ateist, pozitivist ve sekülerist eÄŸitim tecrübesi, geçmiÅŸte kalan XVIII. yüzyıl düşüncesinin aksine, dine ve dindara olan ihtiyacı açıkça ortaya koymuÅŸtur. Din ve dindarlık bireyi, aileyi ve toplumu koruyan bir hayat iksiridir. Bundan yoksun olmayı istemek bilimsel verilere karşı olmak anlamına gelir. Çünkü yapılan sosyolojik ve istatistiksel araÅŸtırmalar dîni özümseyen dindarların teÅŸkil ettiÄŸi toplumlarda sözü edilen deÄŸerlerin hayata geçme oranı oldukça yüksek olmasına mukabil, dîni özümsemeyen veya dine karşı cephe alan bireylerin oluÅŸturduÄŸu toplumlarda çok daha aÅŸağı seviyelerde seyrettiÄŸini kanıtlamıştır. Bu açıdan bakınca dindar gençlik projesine karşı çıkmak irrasyonel ve bilim dışı bir tutumdur. Ä°nsanı diÄŸer varlıklardan ayıran en temel nitelik ise rasyonel ve bilimsel bilgi üretip bunları uygulamasıdır. Åžu halde dindar gençlik yetitirme projesine karşı çıkmak insanın en temel niteliklerini reddetmekle eÅŸdeÄŸrdir. Gerçekleri anlamak, görmek ve duymak istemeyenlerle gerçeklerden hoÅŸlanmayanlara duyurulur.

AK PARTÄ°NÄ°N ZAMDAKÄ° ADALET ANLAYIÅžI BU MU SAYIN BAÅžBAKAN

Aralık 24th, 2011

Her mali yıl sonunda devlet memurlarına ve işçilere zam yapılması bütün hükümetlerin uyguladığı evrensel düzeyde ekonomik bir politikadır. Bu, hem enflasyon farkından doÄŸan ekonomik kayıbın telafisi, hem de artan milli gelir oranında refahtan pay alınması için gerekli ve kaçınılmazdır. Ancak yapılacak zam oranınında adaletin gözetilmesi, adında adalet kavramı geçen bir partinin iktidarında olmazsa olmaz ÅŸartlardan biridir. Aksi takdirde bu kavram anlamsız kalır ve bu partinin söylemleriyle eylemlerinin çeliÅŸtiÄŸini kanıtlar. Adaletein gözetilmesi ve gerçekleÅŸtirilmesi ise yapılacak zam oranının bütün çalışanlara uygulanmasıyla saÄŸlanır. 24 Aralık 2011 tarihli basın ve yayın organlarında yer alan haberlere göre milletvekili emeklilerine %100 oranında zam yapıldı ve maaÅŸları bir gece yarısı operasyonuyla ikiye katlandı. Bundan bir kaç gün önce de hiç bir ihtisası bulunmayan milletvekili danışmanlarının maaşı 5400 TL’ye, milletvekili sekreterlerinin maaşı ise 4100 TL’ye yükseltildi. Bu ülkede bu oranda yüksek zam yapılabilecek ekonomik imkanlar varsa bunun bütün çalışanlara verilmesi adaletin gereÄŸidir. Bu kouyu ben kendi mesleÄŸim ve kamu çalışanları açısından deÄŸerlendirdiÄŸim zaman adaletin gözetilmediÄŸini ve büyük haksızlık yapıldığını açıkça belirtmeliyim. Öncelikle ÅŸunu ifade edeyiÅŸm ki bu ülkede bilgi üreten ve gençlere bilimsel bilgiler öğretip ülkemizin geliÅŸmesine büyük katkılar saÄŸlayan kıdemli profesörlere milletvekili sekretterine verilen maaÅŸ layık görülmektedir, doçetlerin maaÅŸları da bir polis memuruna takdir edilen maaÅŸ kadardır. Adalet ve Kalkınma Partisinin iktidara geldiÄŸi 2002 yılından beri üniversite öğretim üyelerinin maaÅŸlarına, geçmiÅŸ hükümetlerin aksine mesleklerine uygun hiç bir ekstra zam yapılmamıştır. Åžu anda yine bir profesöre layık görülen bir saatlik ders üçreti de brüt olarak 15 TL’dir. Åžahsen ben bütün çalışanlar adına sayın BaÅŸbakan’a buradan seslenmek istiyoırum: Biz ekstra bir zam istemiyoruz, sadece bütün kamu çalışanlarının maaÅŸlarına, milletvekili emeklilerine yaptığınız gibi, %100 oranında zam uygulamanızı talep ediyoruz, bu adaletin gereÄŸidir. Zira milletvekilleri ve emeklileri zaten en yüksek maaşı almaktadır, bunda bir adaletsizlik yok, adaletsiz olan ÅŸudur: milletvekili emeklilerine %100 oranında zam uygulayıp bunu diÄŸer kamu çalışanlarından esirgeyerek onlara enflasyon oranında bir zam öngörmektir. Bu ülkede birlikte yaşıyoruz, elbetteki paylaşılması gereken bir sıkıntı varsa hep birlikte sıkıntılara katlanmak gerekir, ÅŸayet bir refeh paylaşılacaksa da mutlaka hep birlikte bunu paylaÅŸmak gerekir. 1000 TL emekli maaşı alan bir kamu çalışanına %100 zam yapılırsa 2000 TL alacaktır ki bu zaten milletvekili emeklilerine verilenmaaşın dörtte biri olacaktır. Sayın CumhurbaÅŸkanı’nın ilgili yasayı bu gözle inceleyeceÄŸini ve yapılan adaletsizliÄŸin önüne geçeceÄŸini ummak isterim. Kamu oyunu, özellikle basın mensuplarını da bu konuda duyarlı olmaya davet ediyor, saygılar sunuyorum.

İSLAM İNANCINDA ALLAH’IN VARLIĞI : VÜCUT SIFATI

Kasım 18th, 2011

Vücut Allah’ın, zihnin dışında gerçekliği bulunduğunu ve mevcudiyeti zorunlu bir varlık (vâcibü’l-vücûd) olduğunu belirten sıfatıdır.

Arapça “vcd” kökünden türeyen vücut sözlükte var oluş, var olma, varlık, yokluğun zıddı gibi anlamlara gelir. Felsefî bir terim olarak vücut “bir şeyin zihinde ve zihnin dışında gerçek bir varlığa sahip olması” veya “bir şeyin aklî tahlil yoluyla belirlenen mahiyeti ve zatı” diye tanımlanır. Vücut bir şeyin özünün (zatının) dış dünyada filen tahakkuk etmesi anlamında da kullanılır. Mevcut ise “dış dünyada var olan” demektir (Keşşâf, “vücûd” md.; Tûsî, s.224). Dînî bir terim olarak vücut “Allah’ın zihnin dışında gerçekliği bulunduğunu ve mevcudiyeti zorunlu bir varlık (vâcibü’l-vücûd) olduğunu belirten sıfatı” diye tanımlanır. Allah’ın varlığı ve mevcudiyeti, zatının gereği olup zorunludur, yani Allah’ın varlığı kendindendir (bizâtihî/lizâtihî), onun dışındaki varlıkların mevcudiyeti ise kendileri dışındandır (bigayrihî/ligayrihî). İlâhî sıfatların ilkini oluşturan vücut, ilâhî zatın kendisini ve mevcudiyetini ifade ettiğinden “nefsî sıfat” diye adlandırılır.

Kur’an-ı Kerîm’de insanların, mahiyeti bilinmeyen bir ÅŸekilde de olsa Allah’ın varlığına dair bilgiye yahut eÄŸilime doÄŸuÅŸtan sahip kılındıkları ve yaratılışları gereÄŸi böyle bir eÄŸilim taşıdıkları belirtilmiÅŸtir (el-A’râf 7/172). Temiz yaratılışı bozulmamış her akl-ı selîm sahibi insanın, içindeki varlıklarla birlikte evreni kimin yarattığı sorusuna, hiçbir tereddüt göstermeden “Allah” cevabını vereceÄŸine, Allah’ın varlığından asla şüphe etmeyip evrenin, yüce bir yaratıcı varlık bulunmadan var olamayacağına dikkat çekilmiÅŸ (el-‘Ankebût 29/61; Ä°brahim 14/26; et-Tûr 52/35), ideolojik saplantı ve zihinsel yanlışlara düşmenin etkisiyle (el-Bakara 2/10) fıtratında deÄŸiÅŸiklik oluÅŸan insanda bile zayıflığını hissedip sadece ilahî bir yardımla kurtulmanın mümkün olabileceÄŸi bir felaket anında yaratılışın derinliklerine nüfuz eden bu bilgi ve eÄŸilimin açıkça ortaya çıkacağı vurgulanmıştır (el-En’âm 6/63). Kur’an- Kerîm’de Allah’ın varlığı konusunda dünya ÅŸartlarında duyusal bir bilgi elde etmenin mümkün olmadığı belirtilmesine mukabil (el-Enâm 6/103; el-A’râf 7/143; el-Bakara 2/55; en-Nisâ 4/152)benimsenmesi insan iradesinin tercihine bırakılmış aklî bilgilere ulaÅŸmanın imkan dahilinde bulunduÄŸu, hatta böyle bir aklî bilginin zorunlu olduÄŸu ısrarla bildirilmiÅŸtir. Bu konuya iliÅŸkin olarak Kur’an’da teakkul, tezekkür, tedebbür ve tefekkür fiilleriyle insanlara yapılan hitapların yedi yüzü aÅŸkın bir sayıya ulaÅŸması bunu kanıtlayıcı mahiyettedir. Read the rest of this entry »

DEMOKRATİK NİTELİKLİ YENİ BİR ANAYASA GERÇEKLEŞEBİLİR Mİ ?

Ekim 16th, 2011

Haziran 2011 seçimlerinde ana tema tamamen demokratik olan yeni bir anayasanın yapılmasıydı. Ak Parti bu taleple halktan oy istedi ve fakat sonuçta tek başına anayasayı değiştirebilecek bir oy oranına ulaşamadı. Buna rağmen sayın Başbakan Erdoğan demokratik niteliğe sahip bir anayasa yapmak için kolları sıvadı ve TBMM Başkanlığı aracılığıyla bunu gerçekleştirmek üzere komisyon kurulmasını temin etti. Elbetteki bunu denemek gerekir. Ne var ki açık söylemek gerekirse benim demokratik bir anayasanın gerçekleştirilmesi konusunda ümitli olmamı gerektirecek hiç bir emare mevcut değildir. Çünkü Ak Parti iktidara gelene kadar zümre diktatörlüğünü savunan CHP, MHP ve BDP nin bir değişim geçirmediği, aksine eski kanaatlerinde ısrar ettikleri açıkça görülmektedir. Sözünü ettiğimiz demokratik anayasanın inşa edilebilmesi, muhalefet partilerinin onayı olmadan gerçekleşemeyeceğine göre bu çabanın başarısızlıkla sonuçlanacağını görmemek nerede ise imkansızdır. Öyle görünüyor ki muhalefet partileri ilk bakışta demokratik nitelikli yeni bir anayasanın yapılmasına destek vereceklerini açıkça ilan etmelerini iyi tahlil etmeden ve bunun ne anlama geldiğini görmeden kullandıkları sözcüklerin literal anlamlarına göre hüküm vermek isabetli olmaz. Zira kullandıkları sözcükler zihinlerinde saklı bulunan zümre diktatörlüğünü savunmanın bir aracıdır. Kanaatim odur ki muhalefet partileri yapılan referandumlarla zümre diktatörlüğünden kurtulmanın kapılarını açan anayasal değişiklikleri ortadan kaldırmak, yani Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini engellemek ve küçük bir dini azınlık olan Alevilerin yüksek yargı ve adalet sistemi üzerinde hakimiyet kurmalarını yeniden sağlamak gibi temel bir hedef gütmektedir. Bunu görmek için çok yetenekli ve bilgili olmaya gerek yok diye düşünüyorum. Muhalefet partilerinin ülkemizde vuku bulan olgular karşısında düşünce, tutum ve tavırlarında en ufak bir değişikliğin bulunmaması bunu teyit etmektedir. Sayın Başbakan ve onun kurmay heyetinin bu hayati noktayı göreceklerini düşünüyor ve atılan bu adımın halkımız ve ülkemizin lehine sonuçlanmasını diliyorum.

İSLAM İNANCINDA VAHİY (1. Bölüm)

Eylül 11th, 2011

İslam inancında kısaca belirtmek gerekirse vahiy duyularla algılama ve akıl yürütme dışında üçüncü bir bilgi kaynağı, ayrıca rûhî tecrübe yoluyla Allah’ın peygamberlerine iletip öğrettiği gaybî-dînî ve dünyevî bilgileri içeren ilâhî sözler anlamına gelir.
Vahiy sözlükte süratle işaret etmek, gizlice bildirmek, birine bir bilgiyi kavratıp anlamasını sağlamak, gizlice seslenmek ve konuşmak, ilham etmek, gizlice bildirilip kavratılan söz anlamlarına gelir. Terim olarak şöylece tanımlanabilir: “vahiy, duyularla algılama ve akıl yürütme dışında rûhî tecrübe yoluyla Allah’ın peygamberlerine iletip öğrettiği gaybî-dînî ve dünyevî bilgileri içeren ilâhî sözlerdir”. Allah’ın, buyruklarını iletmeleri için insanlar arasından seçtiği peygamberler, her hangi bir çaba sarf etmeden iradeleri dışında zihinlerinde, rûhî tecrübe yoluyla Allah’tan geldiğini zorunlu olarak bildikleri sözler bulur. Vahiy kavramının “vhy” kökü vahiy vermek, “îhâ” ise vahyettirmek, yani bir aracıyla ilâhî sözleri peygambere iletip kavratmak anlamına gelir. Bunların birincisi Allah’ın peygamberine aracısız vahiy vermesini, ikincisi ise Cibrîl aracılığıyla vahiyde bulunmasını anlatır (Elmalılı, V,4257). İlham etmek ve işaretle konuşmak anlamlarına gelmekle birlikte mutlak anlamda vahiy, Allah’ın insanlara tebliğ etmeleri amacıyla peygamberlere doğrudan veya dolaylı olarak ilettiği ilahî sözlerin adı olmuştur. Bu anlamda, peygamber olamayan hiçbir insana vahiy verilmemiştir.
I. KUR’AN’DA VAHİY
Vahiy tabiri, çoÄŸu fiil kalıbında olmak üzere, Kur’an’da yetmiÅŸi aÅŸkın yerde geçer. Ä°lgili âyetlerin çoÄŸunda Allah’a nispet edilmekle birlikte Åžeytan ve yardımcılarına da atfedilir. Allah’a nispet edilen vahyetme fiili peygamberlere, peygamber olmayan ve fakat peygamberlerin yakınında olan bazı insanlara, meleklere, arılara, yer küreye ve göklere yöneliktir. Åžeytanlara atfedilen vahiy sözlük anlamında olup terim anlamıyla bir ilgisi yoktur. Åžeytanlar dostları olan insanlara ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık yapıp onlarla mücadele etmelerini gizlice telkin ve ilham ederek batıl sözleri doÄŸru gösteren vesveselerin içine iter (el-En’âm 6/112,121). Allah’a atfedilen ve peygamberlerine indirilen vahiylere “rûh” adı verilir (en-Nahl 16/2; el-Mü’min 40/15). Ä°nsanları, mecazî anlamda ölüm olan bilgisizlik ve inkardan kurtarıp akıl yürütme melekesini hayata geçirdiÄŸi için vahiylere ve özellikle Kur’an vahyine, insanın maddî hayatının kaynağını teÅŸkil eden unsura benzetilerek mecazî anlamda rûh adı verilmiÅŸtir (eÅŸ-Şûrâ 42/52; Râzî, XXVII,190). Vahiy meleÄŸi olan Cibrîl’e “er-Rûhu’l-emîn” adının verilmesini de, insana rûh üfleyerek maddî hayatın oluÅŸmasını saÄŸlamasının yanı sıra manevî hayata kaynaklık yapan vahiyler getirmesiyle açıklamam mümkündür. Hz.ÃŽsâ’ya rûh adının verilmesi de aynı sebeple açıklanabilir (Râzî, XIX,210-220). Ayrıca Kur’an’da vahiylerden kelâm ve tenzîl tabirleriyle de söz edilir (et-Tevbe 9/6; el-Ä°srâ 17/106; el-Ä°nsan 76/23). Read the rest of this entry »

İSLAM İNANCINDA  VAHİY (2. Bölüm)

Eylül 7th, 2011

1. Bölümün Devamı
III. LÄ°TERATÃœRDE VAHÄ°Y
İslam âlimleri vahyin aklen mümkün ve gerekli olduğu konusunda aynı görüşü paylaşır. Zira Allah’tan vahiy aldıklarını söyleyen peygamberler iddialarını kanıtlamak için insanlara yalnızca Allah’ın yaratması ile gerçekleşebilen ve duyularla algılanan mucizeler (bk MUCİZE, NÜBÜVVET md.leri) göstermenin yanı sıra akli deliller de getirmişlerdir. Vahiy bilgilerinin, gönülleri ve zihinleri tatmin edici bir insan ve evren yorumu sunması; düzgün ve temiz bir hayat tarzını inşa eden hidayet verici nitelikler taşıması, buna mukabil vahiylerden yoksun olan insanların gönülleri ve zihinleri bunalımdan kurtaran bir insan ve evren yorumu yapmaktan aciz kalıp hidayet üzere süren bir hayatı inşa etmekte yetersiz kalması vahiy bilgilerinin ontik bir temele dayandığının işaretleri olarak kabul edilebilir. İslam âlimlerine göre farklı bedeni ve ruhi kabiliyetlerde yaratılan insanlar arasından bir zümrenin, diğer insanların algılayamadıkları gayp âlemi ile irtibat kurmaya elverişli bir nitelik taşımaları aklen mümkündür ve bunun ötesinde bu durum tarihin şahitliği ile de sabittir (Razî, XIX, 221; Abduh, s.163-168; m. Reşid Rıza, VII, 612-613, XII, 208-209). Âlimlerin çoğunluğu vahyin sadece peygamberlere verildiğini ve peygamber olmayan insanlara verilen vahiylerin ilham manasına geldiğini kabul etmekle birlikte, velilere de vahiyler verildiğini ve bunun kalbe atılan ilahi sözlerden ibaret olduğunu savunan âlimler de vardır (Rağıp el-Isfahan, el-Müfredat “vhy“ md.; Fahreddin er-Razi, XX, 70; Elmalılı, V, 4259).
Vahiy türleri konusunda âlimlerce benimsenen görüşler naslardan hareketle şöyle belirlenmiÅŸtir: Read the rest of this entry »

NİÇİN KELÂM? (1. BÖLÜM)

Temmuz 11th, 2011

Mu’tezile’nin Öyküsü*
Yazan: Joseph van Ess

İmân rasyonel delilden varoluşsal olarak farklıdır. Bu Hristiyanlıktan, özellikle de Protestan teolojisinden bildiğim bir duruştur. Aynı şeyin İslâm için de söylenip söylenemeyeceği ise tartışmaya açıktır. İslâm’da rasyonel delil (Mu’tezilîlerin kullandığı şekliyle, akıl) Hristiyanlıktan çok daha fazla rol oynamaktadır. Hristiyanlar kanıtlamayan fakat basitçe inanılan hadise ve olayları dini gerçek olarak kabul ederler: Örneğin İsa’nın dirilişi ve göğe yükselişi ya da Teslis böyledir. Aynı şekilde Hristiyanlıkta her zaman için şöyle söyleyen teologlar olmuştur: “Bu şeylere inanıyorum, çünkü bunlar kanıtlanamaz.” veya XIX. Yüzyılın Danimarkalı Protestan filozofu Kierkegaard gibi; “İnanıyorum, çünkü saçma.” Saçmanın muhtemel Arapça anlamlarından birisi muhâldir ve hiçbir Müslüman şunu söylemeyecektir: “Şehâdete ya da şerî’ate inanıyorum, çünkü onlar saçmadır.” Bununla birlikte İslâm medeniyetinde teolojik rasyonalizm karşısında belirli bir muhalefetin her zaman için söz konusu olduğunu da göstermek zor olmayacaktır. Orada şöyle söyleyen insanlar olmuştur: “Kur’an’da okuduğum şeye inanıyorum; bu yeterlidir.” Öyleyse niçin kelâm? Suudi Arabistan’da kelâm yasaklıdır veya en azından bildiğim kadarıyla pratik edilmemektedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu seminerler dizisinin hazırlık aşamasında muhtemel konu başlığı olarak “Niçin Kelâm” teklif edilene kadar bu soru benim için de önemli olmamıştı. Ben tarihçiyim ve Müslüman değilim; İslâm medeniyetinde benim ilgimi çeken onun bütün tezahürleridir ve dün de söylediğim gibi, en nihayetinde insanının zihin yapısıdır. Benim için kelâm; şiir ve doğa bilimleri gibi İslâm medeniyetinin kendisini dışa vurduğu yönlerinden birisidir. Bir Müslümansa tam tersine her zaman şunu sorabilir: Kelâm her hâlükârda gerekli mi? Ondan bir şeyler öğrenebilir miyiz? Bize yardımı dokunur mu? İşte burada Almanca’da Teoloji Fakültesi olarak isimlendirdiğimiz bir İlahiyat Fakültesi var. O halde “Niçin kelâm?” teolojik bağlamı olan bir sorudur. “Kur’an, hadis ya da İslâm hukuku, şerî’at yeterli değil midir? Bu tür sorular İslâm tarihin boyunca hep soruldu; daha başlangıçtan itibaren şunu söyleyen insanlar hep oldu: İnanmamız yeterli değil mi? Bu gereksiz telaş, kelam fadi, boş konuşma niye? Bunlar ben altmışlı yıllarda Beyrut’ta eğitim görürken, sadece sokaktaki insanın değil, akıllı, eğitimli Lübnanlı Müslümanların söylemeye alışkın oldukları, hatırıma gelen şeyler.

Tamam, inanç her zaman en önemli ÅŸey oldu. Fakat bu ÅŸekildeki inanç çok kiÅŸiseldir; ona sahip olursunuz ama onu savunamazsınız. Kelâmsa bir kere ÅŸu epistemolojik sorularla gelir: Sen, nasıl bilirsin? Ben, nasıl bilirim? Ä°nandığım ÅŸeye niçin inanırım? BildiÄŸimi nasıl bilirim? Bu günlerde böyle sorular soranlar, en azından Avrupa’da, oldukça nadirdir. Dinle ya da Tanrı’nın varlığıyla ilgili onların çoÄŸu muhtemelen ÅŸunu söyleyecektir: “Biz bilmeyiz ve bilmeye de güç yetiremeyiz. Bu nedenle biz bu türden sorularla zamanımızı boÅŸa harcamak istemiyoruz.” Fakat bu modernitenin agnostik tutumudur. Erken asırlarda ve Ä°slâm dünyası gibi farklı dinlerin yan yana bulunduÄŸu bölgelerde iÅŸler farklıydı. Ä°nsan varlığının en önemli unsuru din idi ve bu ÅŸekildeki nasıl ve niçin sorularına cevap verebilmek için, vahyin yanında bir ÅŸey daha çok önem kesp etmiÅŸti: Akıl. Bu nedenle hakkında en çok çalıştığım konuya tekrar geri döneceÄŸim: Mu’tezile! Bugün onun öyküsünü anlatmaya söz verdim. Fakat bunu sade hikâyesini anlatarak yapmayacağım. Bunu her yerde, hatta Ä°ngilizce okuyabilirsiniz. Ben daha ziyade belirleyici anlar ve hala çözüm bekleyen sayısız problemler üzerine yoÄŸunlaÅŸmayı tercih edeceÄŸim. Read the rest of this entry »

NİÇİN KELÂM (2. BÖLÜM)

Temmuz 11th, 2011

(NİÇİN KELÂM 1. BÖLÃœM’ÃœN DEVAMI)

Yazan: Joseph van Ess

Nazzâm meşhur bir adam oldu. Müslüman olmayanlar bile onu dikkate alırlar ve bir filozof olarak adlandırırlar. Biz onun şahitliğine hâlihazırda sahibiz, Süryanice yazan Eyyüp er-Ruhavi ismiyle muayyen Job of Edessa (veya Urfa) onu öğretimi esnasında gördü; ondan hayranlık ve şüpheyle karışık bir şekilde bahsetti. Fakat Nazzâm kazandığı kadar hızlı taraftar kaybeden birisiydi; onun ünü fazla uzun sürmedi. Bizim buna şaşırmamamız gerekir, çünkü her zaman her yerde starların başına gelen budur. Fakat İslam dünyasında teolojinin bir “pazarlama” işi olduğunu ilave etmemiz gerekir. Teologlar fikirlerini dinleyicilerine teklif ediyorlardı ve dinleyicilerinin onları kabul edip etmemesine (belki de öğretmeleri karşılığında para ödemeleri) dayanıyorlardı. Hristiyanlıktaki kilise gibi teolojiyi canlı tutacak bir kurum yoktu. Bu çok önemli bir farklılıktır, sistem “demokratik”tir. Günümüz Almanya’sında en son inanan Hıristiyan’ın ölümü sonrasında bile bir teoloji profesörü olacaktır, çünkü profesörler devlet tarafından finanse edilen teoloji fakültelerinde bir iş sahibidirler. Erken dönem Abbasi Bağdat’ında ise bir teoloğun başarısı sadece karizmasına bağlıydı. Eğer onun fikirlerine olan ilgi gözden düşerse, talebeleri başkasına gider; bu da bütün entelektüel iklimin değişmesi anlamına gelebilirdi. Bu durum niçin Ebü’l-Hüzeyl ve Nazzâm’ın fiziksel teolojisinin nihayetinde bir fasıldan ibaret kaldığını açıklayabilir. Nazzâm’ın en önemli talebelerinden birisinin Câhız olduğu doğrudur. O kitabı Kitâbü’l-Hayevan’ında Nazzâm’ın fikirleri ve garip deneylerini yazmakla birlikte, Nazzâm’ın kümûn teorisine artık inanmamaktadır. Câhız fiziği ve kozmolojiyi tamamen bir kenara bıraktı, sosyoloji ve psikolojiye yöneldi. İnsan yeniden onun ilgisinin odağında duruyordu; bu yönüyle Câhız, Dırar b. Amr’a benzer. Fakat Dırar’dan
farklı olarak Câhız kelâmcıların kendisini de analiz etti: onların toplumdaki rolleri, kendilerini beğenmeleri/kibirleri, avamdaki insanlarla temastan kaçınmaları… O kelâmın dışındaki bir perspektiften, meta-düzeyden ilerledi. Genel olarak insanın kararlarını nasıl verdiğini, amellerinden sorumlu olmasını merak etti. Ve o, Mu’tezilenin özgür irade teorisinde varsaydığı gibi insanın kararlarında özgür olmadığını keşfetti. Daha doğrusu, kararlarımızı etkileyen harici motivler (dawa’i?) vardır ve biz seçimimizle (ihtiyar) kendimizi onlar tarafından baştan çıkarılmaya mümkün hale getiririz – kendi özgür kararımızla değil sadece reklamların propagandasına uygun olarak satın aldığımız modern bir süpermarkette olabileceği gibi. Biz özgür olduğumuzu sanırız, ama gerçekte önyargılarımızı takip ederiz; çoğu insan sadece fırsatçıdır (oportünist).
Bu, Câhız’ın düşündüğü ÅŸeydir. EÄŸer bir Mu’tezilî tarafından alınıyorsa tehlikeli bir duruÅŸtur. Akıl güvenilir bir klavuz olma şöhretini kaybeder. Normalde Mu’tezilîler gerçeÄŸin tefekkür sonucu üretildiÄŸini ya da doÄŸurulduÄŸunu (tevellede bi’t-tefekkür) söylerler ve ÅŸimdiyse Câhız bu prosesin etkinliÄŸinden şüphe duyuyordu. Onun söylediÄŸine göre düşünmek, öylesine birçok farklı motivden etkilenir ki, hakikat metottan daha ziyade sezgiyle (hads) ortaya çıkan, neredeyse bir ÅŸans meselesidir. Biz hepimiz bunları kendi dünyamızdan biliyoruz, hatta bu akademik çevre için bile geçerlidir. O zaman soru şöyle olmalı: Biz haklı olduÄŸumuzdan nasıl emin olabiliriz? Ve sonra: Biz her hâlükârda dindeki hakikati bilmekle yükümlü müyüz? Bu teklif meselesidir ve Ä°slâm’a özgüdür. Ä°slâm’da din sadece bir doktrin deÄŸildir, o aynı zamanda adlî bir yana da sahiptir, çünkü uyulması gereken emir ve yasaklar bulunmaktadır. Ä°lk ve en yüksek hakikat Tanrı’nın varlığıdır; her ÅŸey ona dayanır. Akıl bize bu gerçeÄŸi keÅŸfetmemiz konusunda yardımcı olur, ancak mesele bundan ibaret deÄŸildir; biz aynı zamanda baÅŸlangıcından itibaren bu hakikatin gereÄŸini yerine getirmekle de yükümlüyüzdür (mükellef). Bu bir problem olarak görülmemektedir, çünkü hakikat Kur’an’dan dinlediÄŸimiz kadarıyla çok sade ve açıktır. Ancak biz Kur’an’ı bir kenara bırakıp ve sadece akla yoÄŸunlaÅŸtığımızda: EÄŸer henüz bir Tanrı kavramına sahip deÄŸilsek, Tanrı’yı bilmeye yükümlü olduÄŸumuzu nasıl hissedebiliriz? Tanrı’yı bilmeye mükellefiyet, Tanrı’nın bilgisinin önce olmasını gerektirir. Bu bir fesat dairesidir; yükümlülük burada ilk önce olmak durumundadır, fakat sonucu zaten bilmeksizin onun farkında olmak imkânsızdır. Bu çeliÅŸki önceden Plato tarafından formüle edilmiÅŸti: Tanımak için objeyi bilmek zorunda olduÄŸumuzdan, biz sadece zaten bulduÄŸumuz ÅŸeyi arayabiliriz. Aynen böyle de, biz Tanrı’yı zaten bilirsek, ancak bu durumda onu bilmeye bir yükümlülük hissederiz; dolayısıyla mükellefiyet her ÅŸeyin baÅŸlangıcı olamaz. Fakat o takdirde biz nasıl yükümlü oluruz? Read the rest of this entry »

12 HAZIRAN 2011 SEÇIMLERÄ°NDE BÃœYÃœK BÄ°RLÄ°K PARTÄ°SÄ°, SAADET PARTÄ°SÄ°, HALKIN SESÄ° PARTÄ°SÄ° VE MUHAFAZAKAR ÃœLKÃœCÃœLER OYLARINI CHP’YE VERMEMELÄ°

Haziran 7th, 2011

12 Haziran 2011 pazar günü yapılacak olan milletvekili genel seçımlerinde ülkemiz kritik bir eÅŸikten geçmektedir. Ya demokrasiye geçiÅŸ için var gücüyle çalışan AK Parti kazanacak veya karanlık örgütler vasıtasıyla faili meçhul katliamlar yaparak ülkede zümre diktatörlüğünü sürdüren yüksek bürokrasi ve patronlar cephesi kazanıp statükoyu sürdürecektir. Bu anlamda seçimlere iki parti girmektedir. Biri, bütün engellemelere raÄŸmen demokrasiyi hayata geçirmeye çalışan AK Parti, diÄŸeri zümre diktatörlüğünü ilericililk ve çaÄŸdaÅŸlık adına sürdürme mücadelesi veren CHP’dir. SaÄŸ duyulu vatandaÅŸlarımız bunu görmeli ve oylarını ona göre vermelidir.Bu sebeple ülkedeki seçmleri 1965 yılından beri izleyen sade bir vatandaÅŸ ve daha sonra 35 yıllık bir akademisyen olarak bendeniz, Büyük Birlik Partisi, Saadet Partisi, Halkın Sesi Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi gibi inanç ve düşünce özgürlüğünü savunan ve müslümanca yaÅŸama hakkını elde etmek için mücadele veren muhafazakar tabana dahail bütün vatandaÅŸlarımızın bu seçimde oylarını AK Parti’ye vermesinin bir zorunluluk olduÄŸunu düşünüyorum. Çünkü yeni bir sivil anayasa yapılmadan sözünü ettiÄŸim özgürlüklere ve haklara ulaÅŸmak mümkün deÄŸildir, bunu yapabilecek olan yegane parti AK Parti’dir. Bu gerçek açık seçik ÅŸekilde ortadadır. Sözünü ettiÄŸim partilere gönül veren vatandaÅŸlarımızın AK Parti’ye oy vermemeleri halinde, partileri baraj altında kalacağı bilimsel verilere dayalı anketlerle kesine yakın bir ÅŸekilde belirlendiÄŸinden oylarını, zihniyetleriyle asla örtüşmeyen CHP’ye vermiÅŸ olacaklardır. Bu gerçeÄŸi görmemek için kör ve sağır olmak lazımdır. Elbetteki herkes siyasi parti kurma hürriyetine sahiptir, ancak bir siyasi partiyi kurup halka arzettikten sonra halkın teveccühünü kazanamayan parti liderleri ve mensupları nefislerinin kölesi olmamalı, aksine rasyonel davranıp ülkemizi ekonomik ve siyasi anlamda baÅŸarıyla yönettiÄŸi tarafsız siyasal gözlemcilerce belirlenen ve bu nedenle de halkın teveccühünü kazanan AK Parti’yi desteklemeleri kendi dşüncelerinin neÅŸvü nema bulması açısından kaçınılmazdır. Bana düşen sadece hatırlatma ve uyarmadır, tercih deÄŸerli vatandaÅŸlarımızındır. Seçimlerin ülkemize hayırlı olmasını ve maddi-manevi problemlerimizin çözülmesine vesile olacak ÅŸekilde sonuçlanmasını mukallibulkulûb olan Yüce Allah’tan niyaz ederim.

İSLÂM İNANCINDA ŞEFAAT

Nisan 18th, 2011

Şefaat Allah’ın, ahirette başta Hz.Peygamber olmak üzere bütün peygamberleri, melekleri ve salih müminleri büyük günah işleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması anlamına gelir.

Åžefâ’at sözlükte “tek başına bulunan bir kimsenin, yanına birini alarak çift olması” anlamındaki ÅŸef’ kelimesinden türemiÅŸtir. Bir insanın, sevdiÄŸi bir kiÅŸiye aiy suçun bağışlanmasını veya uÄŸrayacağı zararın giderilmesini yahut bir menfaate ve iyiliÄŸe ulaÅŸmasını yüksek makam sahibinden isteyip bu maksatla aracılık yapması ve ona yardımcı olması anlamına gelir(Kadı Abdülcebbâr,s.688; Râgıb el-Isfahânî, “şefe’a” md.;Seffârînî,II,204). Terim olarak “Allah’ın, âhirette Hz.Peygamber baÅŸta olmak üzere bütün peygamberleri melekleri ve salih müminleri büyük günah iÅŸleyen müslümanları bağışlamak ve cehennemden çıkarmak konusunda vesile kılması” diye tanımlanır. Müminin, gıyabında diri veya ölü olan mümin kardeÅŸine dua etmesi de bir tür ÅŸefâat olarak kabul edilir(Âlûsî, V,97). “Hz.Peygamber’in ümmetinden günah iÅŸleyenleri Allah’tan affetmesini istemesi” ÅŸeklinde yapılan ÅŸefâat tanımı ise (Celeyend, , s.816) eksiktir ve konuya iliÅŸkin naslarla örtüşmez.. Read the rest of this entry »