İSLAM İNANCINDA VAHİY (1. Bölüm)

İslam inancında kısaca belirtmek gerekirse vahiy duyularla algılama ve akıl yürütme dışında üçüncü bir bilgi kaynağı, ayrıca rûhî tecrübe yoluyla Allah’ın peygamberlerine iletip öğrettiği gaybî-dînî ve dünyevî bilgileri içeren ilâhî sözler anlamına gelir.
Vahiy sözlükte süratle işaret etmek, gizlice bildirmek, birine bir bilgiyi kavratıp anlamasını sağlamak, gizlice seslenmek ve konuşmak, ilham etmek, gizlice bildirilip kavratılan söz anlamlarına gelir. Terim olarak şöylece tanımlanabilir: “vahiy, duyularla algılama ve akıl yürütme dışında rûhî tecrübe yoluyla Allah’ın peygamberlerine iletip öğrettiği gaybî-dînî ve dünyevî bilgileri içeren ilâhî sözlerdir”. Allah’ın, buyruklarını iletmeleri için insanlar arasından seçtiği peygamberler, her hangi bir çaba sarf etmeden iradeleri dışında zihinlerinde, rûhî tecrübe yoluyla Allah’tan geldiğini zorunlu olarak bildikleri sözler bulur. Vahiy kavramının “vhy” kökü vahiy vermek, “îhâ” ise vahyettirmek, yani bir aracıyla ilâhî sözleri peygambere iletip kavratmak anlamına gelir. Bunların birincisi Allah’ın peygamberine aracısız vahiy vermesini, ikincisi ise Cibrîl aracılığıyla vahiyde bulunmasını anlatır (Elmalılı, V,4257). İlham etmek ve işaretle konuşmak anlamlarına gelmekle birlikte mutlak anlamda vahiy, Allah’ın insanlara tebliğ etmeleri amacıyla peygamberlere doğrudan veya dolaylı olarak ilettiği ilahî sözlerin adı olmuştur. Bu anlamda, peygamber olamayan hiçbir insana vahiy verilmemiştir.
I. KUR’AN’DA VAHİY
Vahiy tabiri, çoğu fiil kalıbında olmak üzere, Kur’an’da yetmişi aşkın yerde geçer. İlgili âyetlerin çoğunda Allah’a nispet edilmekle birlikte Şeytan ve yardımcılarına da atfedilir. Allah’a nispet edilen vahyetme fiili peygamberlere, peygamber olmayan ve fakat peygamberlerin yakınında olan bazı insanlara, meleklere, arılara, yer küreye ve göklere yöneliktir. Şeytanlara atfedilen vahiy sözlük anlamında olup terim anlamıyla bir ilgisi yoktur. Şeytanlar dostları olan insanlara ve cinlere, peygamberlerle müminlere düşmanlık yapıp onlarla mücadele etmelerini gizlice telkin ve ilham ederek batıl sözleri doğru gösteren vesveselerin içine iter (el-En’âm 6/112,121). Allah’a atfedilen ve peygamberlerine indirilen vahiylere “rûh” adı verilir (en-Nahl 16/2; el-Mü’min 40/15). İnsanları, mecazî anlamda ölüm olan bilgisizlik ve inkardan kurtarıp akıl yürütme melekesini hayata geçirdiği için vahiylere ve özellikle Kur’an vahyine, insanın maddî hayatının kaynağını teşkil eden unsura benzetilerek mecazî anlamda rûh adı verilmiştir (eş-Şûrâ 42/52; Râzî, XXVII,190). Vahiy meleği olan Cibrîl’e “er-Rûhu’l-emîn” adının verilmesini de, insana rûh üfleyerek maddî hayatın oluşmasını sağlamasının yanı sıra manevî hayata kaynaklık yapan vahiyler getirmesiyle açıklamam mümkündür. Hz.Îsâ’ya rûh adının verilmesi de aynı sebeple açıklanabilir (Râzî, XIX,210-220). Ayrıca Kur’an’da vahiylerden kelâm ve tenzîl tabirleriyle de söz edilir (et-Tevbe 9/6; el-İsrâ 17/106; el-İnsan 76/23).
Kur’an’da Allah’ın insanlarla konuşma ve iletişim kurma vasıtaları vahyetme, perde arkasından hitap etme ve elçi gönderip sözlerini iletme şeklinde üç şıkta toplanır (eş-Şûrâ 42/51). Vahiy yoluyla konuşma elçi vasıtası olmaksızın gizli bir işaretle ve süratlice peygamberin kalbine (zihnine) ilâhî kelâmı ansızın bırakıp kavratma tarzında gerçekleşir. Bu tür konuşmada peygamber uyanık olduğu halde, ilâhî kelâmı rûhî bir tecrübe yaşayarak vasıtasız bir şekilde kavrar. Allah’ın yaratıklarıyla bu tarzda konuşması sadece peygamberlere münhasır olmayıp dilediği insanın kalbine attığı ilhamın yanı sıra Salih kullarına gösterdiği ve olguların teyit ettiği sâdık rüyaları da kapsar. Çünkü bu tür vahiy, kalbe bir anlamın atılıp kavratılmasıdır (Elmalılı, V, 4255; Mustafa Abdurrezzak, s.54). Perde arkasından konuşma, bazı nesnelerde veya insandaki duyma merkezinde söz yaratıp işittirmek yoluyla gerçekleşmiş olabileceği düşünülmüştür. Allah’ın Musa peygamber ile konuşmasının bu şekilde vuku bulduğu kabul edilir. Elçi göndererek sözlerini iletme şeklindeki konuşmasında ise Allah, sözlerini ileten bir melek gönderip peygamberlerine dilediğini vahyettirir. Genellikle peygamberlere bu yolla vahiyler verilir. Bu tür konuşma aynı zamanda Allah’ın bütün insanlara yönelik hitabı sayılır (Elmalılı, V, 4255-4256). Vahiylerin ilâhî kelam olduğunu dikkate alan âlimler bu üç konuşma tarzının vahyin kısımlarını oluşturduğunu kabul etmiştir. Zira Allah’ın Musa peygamberle perde arkasından konuşması Kur’an’da vahiy olarak isimlendirilmiştir (Tâhâ 20/13; Mustafa Abdurrezzak, s.55).
Kur’an’da yer alan bilgilerden anlaşıldığına göre Allah’ın peygamberlere yönelik vahyi ilk insan Hz.Âdem ile başladı. Allah Âdem’le eşini yarattıktan sonra ona, eşiyle birlikte cennette yaşamasını ifade eden bir hitapta bulundu ve adı belirtilmeyen bir ağaca yaklaşmalarını yasaklamasına rağmen Şeytan’ın telkinleriyle bu yasağı çiğneyerek rabbine isyan ettikten sonra Allah’tan bazı kelimeler alarak tövbe etti, Allah da tövbesini kabul edip onu seçtiği peygamberlerin ilki yaptı (el-Bakara 2/35-38; Tâhâ 20/122; Âl-i İmrân 3/33). Hz.Âdem’in ardından Hz.Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiği gibi Hz.Muhammed’e de vahyetmiş ve onu, indirdiği vahiyleri tebliğ etmesi için bütün insanlara son peygamber olarak göndermiştir (en-Nisâ 4/163; el-Ahzâb 33/40). Kur’an’da geçmiş peygamberlere indirilen vahiylerin nasıl vuku bulduğu hakkında her hangi bir açıklama yapılmadığı halde Hz.Peygamber’in vahiyleri alış keyfiyetine ilişkin bazı bilgilere yer verilmiştir. Bu bilgilere göre gizli bir kitaptan vahyedilen Kur’an’ın aslı, ümmü’l-kitâb ve kitâb-ı mübîn adı da verilen Levh-i mahfûz’dadır (ez-Zuhruf 43/4; el-Vâkıa 56/77; el-Burûc 85/22), mübarek Kadir gecesinde indirilmiştir (ed-Duhân 44/3; el-K adr 97/1), değerli bir elçi olan Cibrîl’in sözüdür. Onu Muhammed Aleyhisselâm’a Cibrîl öğretti, en yüksek ufukta iken iki yay boyu veya daha az bir mesafe kadar ona yaklaşıp sarktı ve Muhammed Aleyhisselâm onu hem Cennetü’lme’vâ’nın yanında, hem de (Hira’da) apaçık bir ufukta gördü, gözünün gördüğünü kalbi yalanlamadı, Cibrîl ona Allah’ın vahyettiği âyetleri vahyetti (en-Necm 53/4-14; et-Tekvîr 81/19-23), Kur’an’ı kalbine indirip bütün kalbini kuşatacak şekilde varlığının künhüne işletip hafızasına nakşetti ( el-Bakara 2/97; eş-Şu’arâ 26/196-197; Elmalılı, V, 3644). Geçmiş bazı peygamberlerden farklı olarak Cibrîl, vahiyleri Hz.Peygamber’e bir defada ve toptan iletip öğretmedi, aksine kalbine yerleşmesi için vahiyleri parça parça ve apaçık bir şekilde okuyup vahyetti (el-Furkan 25/32). Hiçbir âyeti unutmayacak tarzda Cibrîl’ in Kur’an’ı ona okuyacağı bildirilerek çabucak ezberlemek için dilini kıpırdatmadan okuyuşunu izlemesi kendisine emredildi ve endişe etmesine gerek bulunmadığını vurgulamak amacıyla Kur’an’ı toplayıp açıklamasını yapmanın Allah’a ait olduğu belirtildi (el-A’lâ 87/6; el-Kıyâme 75/16-18). Peygamberlere Cibrîl’in ilettiği vahiylere, imkanlarını kullanarak Şeytan’ın müdahale etmeye çalıştığı, fakat Şeytan’ın peygamberin kalbine attığı vesveseleri Allah’ın yok ettiği ve vahyedilen âyetleri kalbine sağlamca yerleştirdiği Kur’an’da vahiylerle ilgili olarak açıklanan bilgilerdendir (el-Hac 22/52).
Geçmiş bütün peygamberlere indirilen vahiyleri haber verip doğrulayan son peygamberin Allah’tan getirdiği vahiylere iman edip tabi olmak bütün insanlara emredilmiştir (el-Bakara 2/136; Âl-i İmrân 3/84; el-Ahzâb 33/2). Kur’an’da peygamberlerin Allah’tan vahiyler aldığına dair delillere de temas edilmiştir. Tarihin değişik devirlerinde yaşayan peygamberlere indirilen vahiylerin birbirini teyit edip doğrulaması (el-En’âm 6/92; Fâtır 35/31), insanlarca bilinmesi mümkün olmayan gabya ilişkin haberler içermesi (Âl-i İmrân 3/44), birey ve toplumun hidayet yolunda gidebilmesini sağlayan hayati bilgiler ihtiva etmesi ve benzeri bilgilerin insanlarca getirilememesi (Hûd 11/13-14; el-İsrâ 17/89-90; el-Kasas 28/49-50), peygamberlerin elinde yalnızca Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşen ve tabiat kanunlarını aşan harikulade olayların vuku bulması (el-İsrâ 17/101-102; en-Neml 27/12), vahiyleri inkar edenlerin helak edilmesinin ardından ilgili coğrafyalarda geride bırakılan işaretler (el-Ankebût 29/14-15, 33-35; el-Kamer 54/12-15) bu deliller arasında zikredilir. Açık delillere rağmen vahiylerin Allah tarafından gönderilmiş sözler olduğunu inkar edenler ve alaya alanlar kafir olarak nitelenip cehenneme atılacakları da haber verilmiştir (en-Nisâ 4/140, 150-151; el-Müddessir 71/24-26).
Kur’an’da, peygamberler aracılığıyla insanlara vahiyler gönderilmesinin amacı da açıklanmıştır. Rahmet ve adaletinin bir gereği olarak insanları duyusal ve aklî bilgileriyle baş başa bırakmayıp onları var oluşun ve hayata gelişin anlamı üzerinde düşünmeye çağırmak, evrenin Allah tarafından yaratıldığını ve ondan başka tanrı bulunmadığını haber verip insanları yalnızca ona tapmaya davet etmek, her mükellef insanın Allah’a inanıp buyruklarına uymakla yükümlü olduğunu ve buna aykırı davrananların âhiret aleminde hesaba çekileceklerini bildirmek, yani cennetle müjdeleyip cehennemle uyarmak, başta adalet ilkesi olmak üzere insanlara bütün iyilikleri öğretip buna göre davranmalarını ve her türlü kötü fiilleri tanıtıp onlardan sakınmalarını emretmek, hidayet yolunu öğretip bu yola girmelerini ve sapıklık yolunu gösterip ondan uzaklaşmalarını sağlamak bu amaçların önemlilerini oluşturur (M.Fuad Abdülbâkî, Mu’cem, “emn”, “abd”, “şrk”, “nzr”, “bşr”, “hdy”, “dll”, “fkr”, “akl”, “zkr” md.leri).
Kur’an’da peygamber olmayan bazı insanlara da Allah’ın vahiyde bulunduğu belirtilir. Bunlardan biri Hz.Musa’nın annesidir. Allah’ın ona verdiği vahiy, bebek iken Musa’yı emzirip bir sepet içinde onu Nil nehrine bırakması, daha sonra onu kendisine kavuşturacağını ve peygamber yapacağını bildirmesinden ibarettir (el-Kasas 28/7). Müfessirlerin çoğunluğu Allah’ın Musa peygamberin annesine vahiyde bulunmasına ilham etme anlamı vermekle birlikte tıpkı İsa peygamberin annesi Meryem’e gönderildiği gibi ona da Cibrîl’i göndermekle bu vahyin gerçekleşmiş olabileceğini düşünenler de vardır. Zira Allah’ın melek vasıtasıyla kelamını ilettiği insanın mutlaka peygamber olması gerekli değildir (Âlûsî, XVI, 187; Mustafa Abdurrezzak, s.50). Peygamber olmadığı halde Allah’ın vahiyde bulunduğu insanlar arasında Hz.İsa’nın havarileri de yer alır. Allah havarilere, kendisine ve peygamberine iman etmelerini vahyetmiş, onlar da iman ettiklerini söylemişlerdir (el-Mâide 5/11). Havarilere yapılan vahyi, peygamberlerde gerçekleştirildiği gibi kalplerine sözü edilen manaları atıp kavratmak şeklinde yorumlayan ve ilhamla özdeşleştirenler de vardır. Fahreddin er-Râzî, Allah’ın veli kullarına da vahyedebileceğini kabul eder. Kadı Beyzâvî ise bu vahyi , Allah’ın, Hz.İsa vasıtasıyla onlara iman etmeyi emretmesi tarzında yorumlar (Râzî, XX, 70; Mustafa Abdurrezzak, s.51).
Kur’an’da Allah’ın meleklere vahyetmesinden de söz edilir. İlgili âyette Allah’ın, müminlere savaşma azmini telkin etmelerini vahyettiği belirtilir (el-Enfâl 8/12). Bu vahiy, levh-i mahfuzdaki yazıların meleklerce okunması tarzında da yorumlanmıştır (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “vhy” md). Yer küreye ve göklere yönelik vahiylere ise ilham etme ve emir verme anlamı verilmiştir (en-Nahl 16/68; Fussılet 41/12; ez-Zâriyât 98/5; Râzî, XX, 69-70; Âlûsî, XIV, 181).
II. HADÄ°SLERDE VAHÄ°Y
Hadislerde vahiy tabiri sözlük ve terim anlamlarında kullanılmıştır. İlgili hadislerde belirtildiğine göre Hz. Peygamber vahiy almaya, olguların doğruladığı sadık rüyalarla başladı. Öyle ki gördüğü bütün rüyalar aynen gerçekleşiyordu. Sonra yalnız kalma isteği onda belirince dedesi Abdülmuttalip gibi Ramazan ayı boyunca Mekke yakınlarındaki Hira (Cebelu’n-nur) dağının zirvesinde bulunan bir kaya kovuğunda inzivaya çekilip tefekkür etmekle meşgul oldu ve kendini bir tür ibadete verdi (tehannüs). Kırk yaşında iken 610 yılı Ramazan ayında beşinci defa çıktığı Hira dağında bir ay boyunca geçirdiği yalnızlığın ardından, dağdan vadiye inince kendisine nida edildi, etrafına baktı fakat herhangi bir kimseyi göremedi; ikinci kez aynı şey tekerrür etti ve yine kimseyi göremedi. Üçüncü defa yine aynı çağrı kendisine yapılınca başını kaldırıp göğe doğru baktı ve bu sesin yerle gök arasında bir taht üzerinde oturduğunu gördüğü Cibril’den geldiğini anladı. Sonra Cibril Hz. Peygamber’e “oku” deyince, o okuyan biri olmadığını söyledi. Ardından takati kesilecek şekilde Cibril bedenini sararak onu şiddetle sıkıp bıraktı ve okumasını istedi. Hz. Peygamber aynı cevabı vererek okuyan biri olmadığını söyleyince Cibril aynı eylemi iki kez tekrar etti ve ona “İnsanı aşılanmış yumurtadan yaratan Rabbinin adıyla oku” deyip ilk vahiyleri öğretti. Sonra korku içinde ve kalbi titreyerek evine dönüp eşi Hatice’den üzerine bir şey ötmesini istedi. Korku ve dehşeti geçince yaşadığı olayı eşine anlatıp durumu hakkında endişeye kapıldığını söyledi. Eşi Hatice ise iyi bir insan olması hasebiyle Allah’ın asla kendisini kötü bir konuma düşürmeyeceğine inandığını söyleyerek onu teselli etti. Sonra onu Cahiliyye devrinde Hıristiyanlığı benimseyen ve İncil’i iyi bilen amcasının oğlu Varaka b. Nevfel’in yanına götürdü ve ondan eşinin başından geçen olayları dinleyip bir değerlendirme yapmasını istedi. Varaka da bu olayı, Allah’ın Hz. Musa’ya gönderdiği Cibril’in Hz. Peygamber’e gönderilmesi tarzında yorumladı (Buhari, “Bedü’l-vahy” 3; Müslim, “İman” 252,257).
Hz. Peygamber’e gelen ilk vahyin el-Müddessir sûresi olduğuna ilişkin rivayetlerde vardır. Ancak Buhârî el-Müddessir sûresinin vahyin kesintiye uğrayıp tekrar başladığı anda inzâl edildiğini bildiren bir rivayeti de nakleder (Buhârî, “Bedül’l-vahy” 3; “Tefsiru’l Kur’an” 65/74, 1; Muslim, “İman” 258). Cibril’in Hira dağında Hz. Peygamber’e gelip ilk vahiyleri getirmesinin rüyada vuku bulduğuna ilişkin bazı rivayetler de nakledilir (İbn Hişam I, 161). Hadislerde belirtildiğine göre Hz. Peygamber’e ilk gelişinden sonra vahiy kesintiye uğradı ve Hz. Peygamber üç yıl boyunca vahiy almadı. Bu süre zarfında canına kıymayı isteyecek kadar üzüntüye kapılan Hz. Peygamber, üç yıl aradan sonra Hira dağında gördüğü Cibril’i tekrar gördü ve vefat edinceye kadar devam eden vahiy sürecinde 10 veya 13 yılı Mekke’de, 10 yılı da Medine’de olmak üzere Kur’an ayetleri gelişen olaylarla bağlantılı olarak parça parça Cibril aracılığıyla Hz. Peygamber’e vahy edildi (Buhârî, “Fezâilül Kur’an”, 1). Hz. Peygamber, nazil olan ayetlerin hangi sûreye ait olduğunu vahiy kâtiplerine söyler ve düz taş ya da deri gibi çeşitli yazı malzemeleri üzerine yazdırırdı. Vefatından önce vahy edilen on ayetlerin Berâe sûresine ait olduğu nakledilir (Buhârî, “Tefsiru’l Kur’an”, 65/4, 27; Müsned, I, 57).
Cibri,l her yıl Ramazan ayında her gece Hz. Peygamber’e gelip Kur’an’ı öğretirdi. Vefat edeceği yıl ona geldi ve Kur’an’ı iki defa baştan sonra tekrar edip öğretti (Buhârî, “Bedül’l-vahy”, 5; “Fezâilül Kur’an”, 7). Hz. Peygamber hayatta iken değişik malzemeler üzerine parça parça yazılan ayetler, Hz. Ömer’in isteği üzerine Hz. Ebubekir’in hilafeti döneminde vahiy kâtiplerinden Zeyd b. Sabit’in öncülüğünde kitap haline getirildi (Müsned, I, 10; Buhârî, “Fezâilül Kur’an”, 3). Daha sonra Hz.Osman’ın hilâfeti devrinde çoğaltıldı.
Hadislerde, Cibril’in Hz. Peygamber’e Kur’an dışında da vahiyler getirdiğine ilişkin bilgilere yer verilir. Abdest alma, namaz kılma, hac ve umre yapma şeklini Cibril’in Hz. Peygamber’e öğrettiğine dair bilgiler bu tür vahyin örneklerindendir (Müsned, IV, 161; Buhârî, “Umre”, 10). Cibril vahiy getirirken Hz. Peygamber’e aslî suretinde göründüğü gibi bazen de insan suretine bürünerek ona gelmiş, bazen ise hiç görünmeden vahiy sözlerini kalbine atıp kavratmıştır (Müslim, “İman” 287, 290). Vahiy aldığı sırada soğuk günlerde bile Hz. Peygamber’in alnından terlerin aktığını ve çok sıkıntılı bir hale girdiğini ashabın müşahede ettiği nakledilir (Müsned, II, 222; Buhârî, “Umre”, 10; Kastallani, I, 58, 60). Hadis rivayetlerinde Hz. Peygamber’in Cibril aracılığı olmaksızın, doğrudan doğruya Allah’tan vahiyler aldığı da nakledilir. Mescid-i Haram’da uyurken Cibril tarafından Mirac’a çıkarılıp perde ardından Allah’la konuşması ve bu vahiylerle beş vakit namazın farz kılınması bu türün örneklerindendir (Buhârî, “Tevhid”, 37; Müslim, “İman”, 259, 262-264).

Leave a Reply

You must be logged in to post a comment.